Bilinçdışı
Gün içinde aniden aklımıza düşen garip bir düşünceyi, dilimizden kaçan beklenmedik bir kelimeyi ya da unuttuğumuz can sıkıcı bir randevuyu çoğunlukla basit bir dalgınlık olarak değerlendirip geçeriz. Fakat psikanalitik yaklaşım, zihinsel yaşamımızda gerçekleşen pek çok olayın sandığımız kadar rastlantısal olmayabileceğini öne sürer. Bazen unuttuğumuz bir şeyin, dilimizden kaçan bir kelimenin ya da aklımıza gelen beklenmedik bir düşüncenin ardında, farkında olmadığımız başka bir anlam bulunabilir.
Sigmund Freud’un psikolojiye yaptığı en önemli katkılardan biri, insan zihninin yalnızca bilinçli olarak fark ettiğimiz düşünce ve duygulardan oluşmadığı fikridir. Freud, ruhsal yaşamımızın önemli bir bölümünün bilinçdışı süreçler tarafından şekillenebileceğini savunmuştur. İlk dönemlerinde ruhsal olayları daha çok nörolojik ve fiziksel süreçler üzerinden açıklamaya yönelse de zamanla bu açıklamaların insan zihninin karmaşıklığını bütünüyle karşılamadığını düşünmüş ve ruhsal süreçleri psikolojik kavramlarla ele almaya başlamıştır. Bu bakış açısına göre insan, zihninde olup biten her şeyin doğrudan farkında değildir. Hatta kimi zaman davranışlarımızın nedenini bildiğimizi düşünsek bile, davranışımızı belirleyen bazı motivasyonlar bizim için erişilebilir olmayabilir. Freud’un bilinçdışı kavramı tam da bu görünmeyen alana işaret eder.
Bilinçdışı doğrudan gözlemleyebildiğimiz bir alan değildir; varlığını daha çok bıraktığı izler üzerinden fark ederiz. Dil sürçmeleri, unutmalar, okuma ya da yazma hataları, rüyalar ve bazı tekrarlayan davranışlar psikanalitik kuram içerisinde bu açıdan ele alınabilir. Örneğin kişinin kendisi için önemli ya da rahatsız edici bir buluşmayı tekrar tekrar unutması, yalnızca bir “unutkanlık” olarak değerlendirilmek yerine, unutmanın ardındaki olası ruhsal anlam açısından da düşünülebilir. Freud’un dil sürçmeleri ve gündelik yaşamın diğer küçük “hataları” üzerinden yaptığı yorumlar da bu düşünceye dayanır. Ancak burada önemli olan, her unutkanlığı ya da her dil sürçmesini kesin olarak bilinçdışı bir çatışmanın kanıtı olarak görmek değildir. Psikanalitik bakışın önerdiği şey daha çok, görünürde anlamsız ya da rastlantısal olan bir davranışın kişinin ruhsal dünyası içerisinde bir anlam taşıyıp taşımadığını merak etmektir.
Bu düşünce, Freud’un ruhsal yaşamı ele alışında önemli bir yere sahip olan determinizm anlayışıyla da ilişkilidir. Freud’a göre ruhsal yaşamda gerçekleşen olaylar bütünüyle rastlantısal değildir; düşüncelerin, duyguların, davranışların ve belirtilerin kendine özgü nedenleri olabilir. Dolayısıyla bazen “Neden bunu söyledim?”, “Bunu neden unuttum?” ya da “Aklıma bu düşünce neden geldi?” soruları, kişinin kendi iç dünyasına açılan bir kapı haline gelebilir. Zihinsel yaşamın görünürde küçük ve önemsiz ayrıntıları, daha derinde işleyen çatışmaların, arzuların ya da duyguların izlerini taşıyor olabilir.
Freud’un zihinsel yaşamı açıklamak için geliştirdiği ilk sistematik modellerden biri ise Topografik Kuram’dır. Bu kuramda ruhsal aygıt bilinç, bilinçöncesi ve bilinçdışı olmak üzere üç düzeyde ele alınır. Bilinç, kişinin o anda farkında olduğu düşünce, duygu ve algıları kapsarken; bilinçöncesi, o anda bilincin dışında bulunan ancak dikkat yöneltildiğinde kolaylıkla bilince gelebilen içerikleri ifade eder. Bilinçdışı ise kişinin doğrudan farkındalığına açık olmayan, bastırılmış dürtülerin, arzuların ve çatışmaların yanı sıra çeşitli ruhsal içeriklerin bulunduğu alanı ifade eder. Bu modeli bir fotoğrafın baskı sürecine benzetmek mümkündür. Bilinçdışındaki içerikler doğrudan bilince ulaşamaz; çeşitli sansür ve savunma mekanizmalarından geçerek biçim değiştirir ve kimi zaman bilincin erişebileceği hale gelir. Böylece bilinçdışındaki bir dürtü ya da çatışma, olduğu haliyle ortaya çıkmak yerine bir düşünce, duygu, davranış, rüya ya da belirti aracılığıyla kendisini gösterebilir.
Freud daha sonraki çalışmalarında ise zihinsel işleyişi açıklamak üzere Yapısal Kuram’ı geliştirmiş ve ruhsal aygıtı id, ego ve süperego kavramları üzerinden ele almıştır. Topografik ve yapısal modeller birbirinin tamamen alternatifi değildir; Freud’un ruhsal işleyişi farklı açılardan anlamaya yönelik iki farklı kuramsal çerçevesidir. Bu iki modeli birbirine birebir eşlemek de doğru değildir. Örneğin id bilinçdışı süreçlerle güçlü biçimde ilişkili olsa da ego yalnızca bilinçli işleyen bir yapı değildir; egonun da bilinçdışı işleyen yönleri bulunmaktadır.
Bilinçdışını anlamaya çalışırken rüyalar da psikanalitik kuram içerisinde özel bir yere sahiptir. Freud, rüyaları bilinçdışı arzuların ve çatışmaların kendisini farklı biçimlerde ifade edebildiği bir alan olarak değerlendirmiştir. Rüyada hatırladığımız görüntüler ve olaylar; yani açık içerik, rüyanın görünen yüzünü oluştururken; bunun altında yer alan ve bilinçdışı arzularla ilişkili olduğu düşünülen gizil (latent) içerik, rüyanın görünmeyen anlam katmanına işaret eder. Uyku sırasında bazı savunmaların zayıflamasıyla bilinçdışı içeriklerin farklı biçimlerde ifade bulabileceği düşünülür. Bu nedenle rüyada doğrudan görünen içerik ile altında bulunduğu düşünülen ruhsal anlam birbirinden farklı olabilir.
Bilinçdışını yalnızca zihnin bir köşesinde duran, unutulmuş anıların depolandığı durağan bir alan olarak düşünmek de doğru olmaz. Psikanalitik açıdan bilinçdışı dinamik bir yapıdır. Bastırılmış dürtüler ve çatışmalar farklı biçimlerde kendilerini ifade etmeye devam edebilir. Bazen bir rüyada, bazen bir ilişkide tekrar eden bir örüntüde, kimi zaman bir semptomda ya da kişinin anlamlandırmakta zorlandığı bir duyguda kendilerine yer bulabilirler. Bilinçdışı içerikler doğrudan ortaya çıkmak yerine farklı biçimlerde türevler üreterek bilince yaklaşabilir ve benliğin savunmaları tarafından yeniden biçimlendirilebilir.
Kaynakça
- Psikanalitik Kurama Giriş, Bağlam Yayınları (MAPEV), Ekim 2022.
- Görsel Kaynak / Sanat Eseri: Magritte, René. (1927). The Secret Double (Le Double Secret) [Yağlıboya tablo, Centre Pompidou / Art Institute of Chicago]. Artsy: https://www.artsy.net/artwork/rene-magritte-the-secret-double-le-double-secret