Boşluk Hissi
İnsan bazen hayatında görünür bir eksiklik olmadığı halde kendisini eksik hisseder. Günlük yaşam devam eder, sorumluluklar yerine getirilir, ilişkiler sürer, hatta dışarıdan bakıldığında her şey yolunda görünebilir. Fakat bütün bunların altında, tarif edilmesi güç bir boşluk vardır. Ne olduğunu tam olarak bilmediğimiz, adını koyamadığımız, bazen bir nesneye, bazen bir ilişkiye, bazen de yeni bir hedefe yönelerek doldurmaya çalıştığımız bir boşluk.
Psikolojik açıdan bakıldığında insanın ruhsal dünyasını yalnızca sahip oldukları değil, aynı zamanda kaybettikleri, ulaşamadıkları ve hiçbir zaman bütünüyle sahip olamayacakları şeyler de şekillendirir. Ruhsallığın içinde bir eksiklik vardır. Bu eksiklik yalnızca hayatımızda gerçekleşmiş somut kayıplardan kaynaklanmaz; insanın arzusu ile de yakından ilişkilidir. Çünkü arzu, sahip olduğumuz bir şeyden çok, henüz sahip olmadığımız ya da tam olarak ulaşamayacağımız bir şeye yönelir. Bu nedenle insanın ruhsal dünyasında belirli bir tamamlanmamışlık her zaman vardır. Ancak günlük hayatta hissettiğimiz boşluk, her zaman bu yapısal eksiklikten ibaret değildir. Bazen boşluk, gerçekten kaybettiğimiz bir nesnenin ardından ortaya çıkar. Bir ilişkinin bitişi, sevilen birinin kaybı, bir yaşam döneminin sona ermesi ya da kişinin kendisini tanımladığı bir rolü yitirmesi, ruhsal dünyada bir alan açar. Freud'un yas ve melankoli üzerine düşünceleri tam da burada önem kazanır. Kaybettiğimiz nesne yalnızca dışımızdaki bir kişi değildir; onunla birlikte kendimizin bir parçasını, geleceğe ilişkin bazı tasarımlarımızı ve o ilişki içinde sahip olduğumuz kimliği de kaybedebiliriz. Bu nedenle bazen “Birini özlüyorum” dediğimiz yerde aslında yalnızca o kişiyi değil, onunla birlikte olduğumuz halimizi de özlüyor olabiliriz. Kayıp karşısında ruhsal süreç tamamlanmadığında ise boşluk daha kalıcı bir hal alabilir. Kişi kaybettiği şeyi gerçekten kaybetmiş olduğunu kabul etmekte zorlanabilir; ilişki bitmiş olsa da zihninde onu sürdürmeye devam edebilir. Ya da kaybedilen nesneye yönelik öfke, suçluluk ve ikircikliliği dışarıya yöneltilemediğinde kişinin kendi benliğine dönebilir. Böyle zamanlarda insan yalnızca “Hayatımda biri yok” diye değil, “İçimde bir şey yok” diye hissedebilir. Fakat boşluk duygusunun her zaman açık bir kayıpla başlaması da gerekmez.
Bazen kişi, yaşamının çok erken dönemlerinden itibaren kendi ihtiyaçlarıyla yeterince temas kuramamış olabilir. Çocuğun bakım verenleriyle kurduğu ilişki yalnızca fiziksel ihtiyaçların karşılanmasından ibaret değildir. Çocuk aynı zamanda görülmeye, anlaşılmaya, duygularının karşılanmasına ve kendi deneyiminin bir başkasının zihninde yer bulduğunu hissetmeye ihtiyaç duyar. Kendi duyguları sürekli olarak görülmeyen, bastırılan ya da başka bir şeyle karşılanan bir çocuk zamanla “Ben ne hissediyorum?” sorusundan çok “Benden ne bekleniyor?” sorusuyla yaşamayı öğrenebilir. Böyle bir ruhsal örgütlenmede kişi yetişkin olduğunda kendi arzusu ile baş başa kalmakta zorlanabilir. Ne istediğini bilmek yerine ne yapması gerektiğini bilir. Kimleri memnun edeceğini bilir. Nasıl başarılı olacağını bilir. Nasıl güçlü görüneceğini bilir. Fakat bütün bunların arasında kendisinin neye ihtiyaç duyduğunu duymakta zorlanabilir. İşte bu noktada boşluk hissi oldukça anlamlı hale gelir. Çünkü bazen boşluk, içeride hiçbir şey olmadığı için değil; kişinin içeride olanla yeterince temas kuramadığı için yaşanır. Bu nedenle boşluk hisseden birinin kendisini sürekli olarak yeni deneyimlerle doldurmaya çalışması şaşırtıcı değildir. Yeni bir ilişki, yeni bir iş, yeni bir hedef, daha fazla sosyal temas, alışveriş, başarı, üretkenlik, cinsellik ya da sürekli meşguliyet… Bunların her biri kısa süreliğine ruhsal boşluğun üzerine bir şey koyabilir. Fakat üzerine bir şey koymak, boşluğun kendisini ortadan kaldırmaz. Boşluk bu anlamda bir savunma işlevi de görebilir. Öfkenin yerine boşluk gelebilir. Yasın yerine boşluk gelebilir. Yoğun özlemin yerine boşluk gelebilir. Hayal kırıklığının yerine boşluk gelebilir. Kişinin kendi ihtiyaçlarıyla karşılaşmasının yarattığı kaygının yerine bile boşluk gelebilir. Duyguların tümü birbirinden çekildiğinde geriye yalnızca “Hiçbir şey hissetmiyorum” deneyimi kalabilir. Fakat “Hiçbir şey hissetmiyorum” cümlesi, ruhsal açıdan gerçekten hiçbir şey olmadığı anlamına gelmeyebilir.
Bazen tam tersine, çok fazla şey olabilir. Ve ruhsallık bunların hepsini bir anda taşıyamadığı için onları sessizleştirebilir. Burada psikanalitik düşüncenin önemli katkılarından biri, boşluğu hemen ortadan kaldırılması gereken bir problem olarak ele almamasıdır. Çünkü insanın ruhsal yaşamında eksikliğin tamamen ortadan kaldırılması mümkün değildir. Her arzunun doyurulması, her kaybın telafi edilmesi ve her ilişkinin bizi bütünüyle tamamlaması mümkün değildir. İnsan, bir ölçüde eksiklikle yaşamayı sürdürür. Belki de bu nedenle boşluk hissinin ortaya çıkması tek başına patolojik bir durum değildir. Asıl mesele, bu boşluğun kişinin ruhsal yaşamında nasıl bir yere sahip olduğudur. Ne zaman ortaya çıktığı, hangi deneyimlerin ardından yoğunlaştığı, kişinin onu nasıl yatıştırdığı ve boşlukla karşılaştığında ne yaptığı önemlidir.
Bazı kişiler boşlukla karşılaştığında sürekli hareket eder. Duramaz, yalnız kalamaz, düşünmeye başladığında hemen başka bir şeyle ilgilenir. Bazıları ise tam tersine geri çekilir, ilişkilerden uzaklaşır ve giderek daha fazla kendi içine kapanır. Bir başkası için boşluk yeni bir ilişkinin, yeni bir hedefin ya da yeni bir tüketim davranışının başlangıcı olabilir. Aynı boşluk duygusu, farklı ruhsal örgütlenmeler içinde birbirinden oldukça farklı biçimlerde yaşanabilir. Bu nedenle boşluk hissine yalnızca “Hayatımda ne eksik?” sorusuyla yaklaşmak çoğu zaman yeterli değildir. “Bu boşluk ne zaman ortaya çıkıyor?”, “Neyi kaybettiğimde bunu hissediyorum?”, “Bir şeye sahip olduğumda neden kısa süre sonra yeniden ortaya çıkıyor?”, “Boşluk hissettiğimde ne yapıyorum?” gibi sorular, kişinin kendi ruhsal işleyişine dair daha fazla şey söyleyebilir. Çünkü bazen mesele boşluğu hemen doldurmak değildir. Bazı boşluklar, üzeri başka şeylerle kapatıldıkça daha da görünür hale gelebilir. Yeni bir ilişki, yeni bir hedef ya da sürekli bir meşguliyet, ruhsal olarak kaybedilmiş olanın yerini bütünüyle tutmayabilir. Psikolojik açıdan önemli olan, boşluğun kendisini ortadan kaldırmaktan çok, onun hangi ruhsal deneyimin taşıyıcısı olduğunu anlayabilmektir. Bir kaybın mı, doyurulmamış bir ihtiyacın mı, bastırılmış bir duygunun mu, yoksa kişinin kendi arzusu ile başkasının beklentileri arasındaki çatışmanın mı sonucu olduğunu bilmeden, boşluğu yalnızca “doldurulması gereken” bir eksiklik olarak görmek mümkün değildir. Çünkü bazen boşluk, ruhsal yaşamın çözülememiş bir yeridir. Ve çözülemeyen her şeyin hemen çözülmesi gerekmez. Bazı şeyler ancak zaman içinde, tekrar tekrar ortaya çıktıkları biçimleri takip edildiğinde anlam kazanmaya başlar.
Kaynakça:
- Freud, S. (2019). Yas ve Melankoli. İstanbul: Cem Yayınevi.
- Segal, H. (2023). Melanie Klein’ın Çalışmasına Giriş. İstanbul: İstanbul Bilgi Üniversitesi Yayınları. Çev. Melis Tanık Sivri.
- Özkan, A., & Baltacı, S. (2020). Freud ve Lacan’ın psikanalitik kuramlarında yastan ayrışan melankolik özne. Psikoloji Çalışmaları, 40(2), 317–333.
- Görsel Kaynağı: DailyArt. (t.y.). Akşam. Melankoli I [Edvard Munch, 1896]. https://www.getdailyart.com/tr/23116/edvard-munch/aksam-melankoli-i