Herkes Tarafından Sevilme Arzusu
Bir ortama girdiğinizde insanların sizin hakkınızda ne düşündüğünü merak eder misiniz? Bir konuşmanın ardından söylediklerinizi zihninizde tekrar tekrar gözden geçirir, birine hayır dediğinizde suçluluk hisseder ya da bir başkasının sizden hoşlanmadığını düşündüğünüzde bunu düzeltmek için çabalar mısınız?
Bazen bütün bunların ardında yalnızca sevilme isteği değil, sevilmemenin ne anlama geleceğine ilişkin daha derin bir korku bulunur. Birinin bizi beğenmemesi ya da bizden uzaklaşması, yalnızca o ilişkiye ait bir durum olarak kalmaz; kendimizle ilgili inançlarımızı da harekete geçirir. Yeterince iyi olmadığımızı, yanlış bir şey yaptığımızı ya da olduğumuz halimizle kabul edilmeyeceğimizi düşünebiliriz. Böylece sevilmek, doğal bir insani ihtiyaç olmaktan çıkarak kendimizi değerli hissedebilmemizin koşullarından biri haline gelir.
İnsan, ait olmaya, anlaşılmaya ve başkaları tarafından kabul edilmeye ihtiyaç duyar. Dolayısıyla sevilmek istemek başlı başına bir sorun değildir. Asıl mesele, bu isteğin hayatımızı ne ölçüde yönlendirdiğidir. Bir başkasının sevgisini kaybetmemek için kendi isteklerimizi, düşüncelerimizi ve duygularımızı geri plana atmaya başladığımızda, ilişkilerimizi korumaya çalışırken kendimizle kurduğumuz bağı zayıflatabiliriz.
Bu eğilimin kökenlerini anlamak için sevginin ve kabulün ilk kez nasıl deneyimlendiğine bakmak gerekebilir. Çocukluk döneminde sevginin başarıya, uyuma veya başkalarının beklentilerini karşılamaya bağlı hissedildiği ilişkilerde çocuk, kabul görmek için kendisini sürekli ayarlaması gerektiğini öğrenebilir. Kendi isteklerini dile getirdiğinde eleştirilmiş, öfkesini gösterdiğinde uzaklaştırılmış ya da ancak uyumlu olduğunda takdir edilmiş olabilir. Böylece başkalarının beklentilerine uyum sağlamak, ilişkide güvende kalmanın bir yoluna dönüşebilir.
Bugünkü ilişkilerimizde yaşadığımız bazı duygular geçmiş ilişkisel deneyimlerimizin izlerini taşıyabilir. Birinin mesafeli davranması, mesajımıza geç yanıt vermesi ya da eleştirel bir yorumda bulunması, yalnızca o ana ait bir olay olarak yaşanmayabilir. Bu durum, geçmişte deneyimlediğimiz reddedilme veya sevgiyi kaybetme korkularını da harekete geçirebilir. Böylece karşımızdaki kişinin davranışından çok, bu davranışın kendimiz hakkında ne söylediğiyle meşgul olmaya başlarız. Bu durumda kişi, başkalarının beklentilerini karşılamaya çalışırken kendi ihtiyaçlarını tanımakta ve ifade etmekte zorlanabilir. Burada önemli olan, başkalarını önemsemekle onların onayına bağımlı yaşamak arasındaki farkı görebilmektir. Birini üzmemek için kendi isteğimizden vazgeçebiliriz; ancak bunu yapmadığımızda kötü biri olacağımıza inanıyorsak, hayır dedikten sonra yoğun bir suçluluk duyuyorsak ya da bir başkasının hoşnutsuzluğu karşısında hemen kendimizden şüphe ediyorsak, davranışlarımızın ardındaki ihtiyacı anlamaya çalışmak gerekir.
Kendimize şu soruyu sorabiliriz: Birinin isteğini gerçekten önemsediğim için mi kabul ediyorum, yoksa beni sevmekten vazgeçmesinden korktuğum için mi?
Herkesi memnun etmeye çalışan kişi, çoğu zaman çevresi tarafından anlayışlı, uyumlu ve düşünceli biri olarak görülür. Ancak kendi ihtiyaçlarını sürekli geri plana atmak, zamanla kırgınlık, yorgunluk ve anlaşılmama hissi yaratabilir. Kişi herkesin yanında bulunmasına rağmen kendisini yalnız hissedebilir; başkalarına gösterdiği özeni göremediğinde incinebilir. Bazen karşısındaki insanların onu anlamasına fırsat vermeyen şey, kendi ihtiyaçlarını görünür kılmaktan kaçınmasıdır.
Bu noktada daha derin bir soru ortaya çıkar: İnsanlar bizi gerçekten tanıyor mu, yoksa kabul görmek için onlara sunduğumuz halimizi mi tanıyorlar? Sürekli güçlü görünüyorsak kırılganlığımıza, her zaman anlayışlı davranıyorsak öfkemize, her isteğe karşılık veriyorsak sınırlarımıza ne kadar alan kalıyor?
Herkes tarafından sevilme arzusu, reddedilme ihtimalini kontrol etme çabası olarak da düşünülebilir. Ne kadar dikkatli ve özenli davranırsak davranalım, bazı insanlarla beklentilerimiz uyuşmayabilir; iyi niyetimiz yanlış anlaşılabilir ya da bir ilişki sona erebilir. Kendi değerini başkalarının onayına bağlamış biri için bu durumlar, yalnızca bir ilişkinin bitmesi değil, kendisinin yetersiz olduğuna ilişkin bir kanıt gibi hissedilebilir. Oysa iki insanın birbirini sevmemesi, taraflardan birinin değersiz olduğu anlamına gelmez.
Bu, başkalarının düşüncelerini önemsememek ya da ilişkilerde kendi sorumluluğumuzu göz ardı etmek demek değildir. Mesele, bir başkasının değerlendirmesini dikkate almakla onu kendimiz hakkındaki nihai gerçek olarak kabul etmek arasındaki farkı görebilmektir. Hatalarımızı kabul edebilir, gerektiğinde özür dileyebilir ve ilişkilerimizi onarmaya çalışabiliriz. Ancak her anlaşmazlığı kendi yetersizliğimizin kanıtı olarak görmek zorunda değiliz.
Belki de değişim, sevilme ihtiyacını ortadan kaldırmaya çalışmakla değil, sevilmeme ihtimali karşısında kendimizle kurduğumuz ilişkiyi anlamakla başlar. Birinin bizden hoşlanmadığını düşündüğümüzde tam olarak neden korkuyoruz? Onun sevgisini kaybetmekten mi, yoksa bu durumun değersiz olduğumuzu kanıtlayacağına inanmaktan mı? Hayır dediğimizde karşı tarafın üzülmesinden mi endişeleniyoruz, yoksa onun üzüntüsünün bizi kötü biri yapacağına mı inanıyoruz?
Bu sorular, bugünkü tepkilerimizin ardındaki daha eski korkuları fark etmemize yardımcı olabilir. Birine hayır demek suçluluk, farklı bir düşünceyi dile getirmek kaygı yaratabilir. Ancak bu duyguların ortaya çıkması, mutlaka yanlış bir şey yaptığımız anlamına gelmez. Bazen yalnızca alışık olduğumuz ilişkisel düzenin dışına çıkıyoruzdur. Önemli olan, bu duyguları hemen ortadan kaldırmaya çalışmak yerine onları tanımak ve kararlarımızı yalnızca onlardan kurtulmak amacıyla vermemektir.
İlişkilerde kendimize de yer açabilmek, başkalarının ihtiyaçlarını gözetirken kendi ihtiyaçlarımızı da hesaba katmakla mümkündür. Birini önemserken kendimizi önemsizleştirmemek, bir ilişkiyi sürdürmek uğruna her koşula razı olmamak ve başkalarının hoşnutsuzluğunu her zaman düzeltmemiz gereken bir sorun olarak görmemek bu sürecin parçalarıdır.Çünkü insanın ihtiyacı yalnızca sevilmek değildir. Aynı zamanda, sevilmeye layık olduğunu kanıtlamak için sürekli çabalamak zorunda hissetmediği ilişkilerde bulunabilmektir. Herkesin bizi sevmesini sağlayamayız; ancak bir başkasının sevgisini kaybetme ihtimali karşısında kendimizden ne kadar vazgeçtiğimizi fark edebiliriz. Belki de kendimize sormamız gereken asıl soru şudur: Beni sevmemelerinden korktuğum için kendimde hangi parçaları saklıyorum?
Bu yazı bilgilendirme amacı taşımaktadır; psikolojik değerlendirme ve tedavinin yerini tutmaz.
Yararlanılan Kaynaklar
- Young, J. E., Klosko, J. S. ve Weishaar, M. E. (2019). Şema Terapi. Çev. Tuğrul Veli Soylu. Litera Yayıncılık.
- Young, J. E. ve Klosko, J. S. Hayatı Yeniden Keşfedin. PsikoNET Yayınları.
- Bowlby, J. (2013). Bağlanma. Pinhan Yayıncılık.
Görsel Kaynağı
- Munch, E. (1894). Anxiety [Tablo]. https://www.edvardmunch.org/anxiety.jsp