Kendi Gerçekliğimiz Başkalarının Vitrinine Karşı
Telefonunuzu elinize alıyorsunuz. Belki sadece birkaç dakikalığına zihninizi dağıtmak, belki biraz ilham bulmak için. Akışta gezinirken karşılaştığınız görüntüler tanıdık: Bali’de gün batımına karşı yapılan bir yoga pozu, yeni terfinin şık bir restoranda kutlanışı, kusursuz dekore edilmiş bir evde sunulan pazar kahvaltısı, her anı mükemmel görünen o “ideal” çift… İçinizden hafif bir ses yükseliyor, bir iç çekiş, küçük bir yetersizlik hissi. “Herkes bu kadar mutluyken benim hayatım neden bu kadar sıkıcı?”
Eğer bu senaryo size tanıdık geliyorsa, dijital çağın en büyük yanılsamalarından birinin tam ortasındasınız: İdeal Benlik Sunumu. Bu durum ruh sağlığımızı sessizce kemiren en yaygın modern problemlerden biri. Bizi mükemmellik vitrinini yaratmaya iten ve sonrasında bize ağır bedeller ödeten bu mekanizmanın kökeninde sosyolog Erving Goffman’ın muazzam bir şekilde tanımladığı “dramaturji” kuramı yatar. Goffman’a göre hepimiz sosyal hayatta birer oyuncuyuz; başkalarına gösterdiğimiz bir “sahne önümüz” ve yalnızca kendimize sakladığımız bir “sahne arkamız” var. Sosyal medya, bu sahne önünü en kusursuz haliyle tasarladığımız yerdir. Orada yönetmen de, kurgucu da biziz. Başarılı, mutlu, sosyal ve maceraperest rollerini en ideal şekilde sergileriz. Bu performansın ödülü ise beğeniler ve yorumlarla anında gelir. Beynimizin ödül merkezi için bunlar birer "dijital alkıştır." Her bildirimle salgılanan dopamin, bize anlık bir tatmin ve "görülüyorum, o halde değerliyim" hissi verir. Bu, temel ait olma ve kabul görme ihtiyacımızı karşılayan güçlü bir pekiştireçtir. Sorun, bu dijital alkışlara bağımlı hale geldiğimizde ve öz değerimizi bu değişken onaya endekslediğimizde başlar.
İşin en tehlikeli ve zihinsel olarak en yıpratıcı kısmı ise psikolog Leon Festinger’in “Sosyal Karşılaştırma Kuramı” ile açıklanabilir. İnsanlar olarak, kendi durumumuzu ve yeteneklerimizi anlamlandırmak için kendimizi başkalarıyla kıyaslama eğilimindeyiz. Ancak sosyal medyada bu terazi asla eşit değildir. Bizler, kendi hayatımızın tüm gerçekliğine, tüm kusurlarına, endişelerine ve sıradanlığına yani sahne arkamızın tamamına hakimken başkalarının sadece özenle aydınlatılmış sahne önlerini izleriz. Bu, adil olmayan bir maçtır. Ve bu maçın sonunda kendimizi sürekli eksik, geride kalmış ve yetersiz hissetmemiz neredeyse kaçınılmazdır. Kendi dağınık mutfağımızı, başkasının influencer mutfağıyla kıyaslarız ve kaybedenin her zaman biz olduğumuzu düşünürüz. Sürekli devam eden bu "her şey yolunda" performansı, ruh sağlığımıza sessizce ağır bir fatura çıkarır. Psikolojide, özellikle hümanist kuramcı Carl Rogers’ın vurguladığı gibi gerçek benliğimizle ideal benliğimiz arasındaki makas açıldıkça kaygı, mutsuzluk ve kendine yabancılaşma artar. Sosyal medya bu makası tehlikeli bir şekilde açar. Bu durum, sürekli bir sahtekarlık hissi (imposter syndrome) yaşamamıza neden olabilir. Değerlilik hissimiz, içsel bir kaynaktan beslenmek yerine, dışarıdan gelen koşullu onaya bağımlı hale gelir ve en ufak bir eleştiride veya beklenen ilginin gelmemesi durumunda yerle bir olabilir. Ve en ironik olanı, yüzlerce "arkadaşımız" ve binlerce takipçimiz varken, hiç olmadığımız kadar yalnız hissedebiliriz. Çünkü gerçek bağlar mükemmelliğin değil kusurların ve samimiyetin paylaşıldığı yerde kurulur.
Peki, çözüm bu dijital dünyadan tamamen kaçmak mı? Hayır, bu ne gerçekçi ne de gerekli. Asıl mesele, bu sahnenin ışıklarını bilinçle yönetmeyi öğrenmektir. Sanal vitrinimizi bir hapishaneye dönüştürmek yerine, onu daha otantik bir ifade aracına çevirebiliriz. Bunun için, akışımızı nasıl kürate ettiğimiz kritik bir önem taşır. Bize sürekli kendimizi yetersiz hissettiren, ulaşılmaz mükemmellikler sunan içerikler yerine; bize ilham veren, güldüren ve en önemlisi "gerçek" olanı yansıtan seslere kulak vermeliyiz. Kendi paylaşımlarımızda ise mükemmellik baskısını bir kenara bırakıp, insani anlarımızı da göstermekten çekinmemeliyiz. En nihayetinde, en kalıcı ve değerli anıların genellikle "story"e atılmayanlar olduğunu hatırlamak gerekir. Telefonu bir kenara bırakıp bir arkadaşla edilen gerçek bir sohbetin, bir manzarayı fotoğraflamak yerine sadece izlemenin ve anın içinde kalmanın değeri, hiçbir dijital alkışla ölçülemez. Sosyal medya hayatımızın bir fragmanı olabilir; ama filmin tamamını yaşamak, tüm iniş çıkışlarıyla, tüm sıradanlığı ve güzelliğiyle o anların içinde olmak bizim elimizde. Amacımız mükemmel bir profil yaratmak değil, dolu dolu ve gerçek bir hayat yaşamaktır.