Travma Toplumunda Sağlıklı Kalmak Mümkün mü?
“Sağlıklı birey, hasta bir topluma uyum sağlamış olan değil, kendi iç gerçekliğini koruyabilendir.” der Erich Fromm. Bu cümle, günümüzün ruhsal iklimini anlamak için kritik bir başlangıç noktasıdır. Çünkü artık yalnızca bireyin psikolojisini değil, içinde bulunduğu toplumsal yapının ruh sağlığına etkisini konuşmak zorundayız. Travma, bireyden bağımsız düşünülemeyeceği gibi birey de toplumdan ayrı değerlendirilemez.
Günümüzde travmanın tanımı yalnızca savaşlar, doğal afetler ya da bireysel şiddet olaylarıyla sınırlı kalamaz. Modern yaşamın birçok yönü sistematik ve süreğen biçimde ruhsal bütünlüğü zedeleyen bir yapıya sahiptir. Belirsizlik, güvencesizlik, sürekli başarı baskısı, duygusal ihmal, temas yoksunluğu ve değersizlik hissi artık toplumsal düzeyde norm haline gelmiş ruhsal örüntülerdir. Bu yüzden sadece travmaya uğramış bireyleri değil travmatize olmuş bir toplumdan söz etmek gerekir.
Bir toplumda ilişkiler güven değil tehdit üzerine kuruluysa, duygu ifadesi zayıflamışsa, bireyler kronik bir yalnızlık hissiyle yaşıyorsa ve en temel ihtiyaçlar dahi inkâr ediliyorsa; bu yalnızca sosyolojik bir durum değil, aynı zamanda psikolojik bir bozulmadır. Klinik gözlemler uyum problemleri, ilişkisel zorlanmalar, kimlik karmaşaları, psikosomatik şikayetler gibi birçok bireysel belirtilerin aslında bu bozulmanın yansıması olduğunu gösteriyor.
Psikiyatr Judith Herman, travmanın yalnızca yaşanan olayla değil, o olay sonrasında bireyin çevresinden gördüğü tepkiyle tanımlandığını söyler. Bu yaklaşım, bireyin ruhsal iyilik halini sadece kendi iç kaynaklarıyla değil, bağ kurduğu toplumsal yapıyla da açıklamayı mümkün kılar. Eğer bir toplumda yaşananlar inkâr ediliyor, birey yalnızlaştırılıyor ya da duygusal deneyimler değersizleştiriliyorsa; ruh sağlığının gelişmesi değil, aksine bastırılması beklenir.
İçinde bulunduğumuz düzen, bireyden genellikle duygularını bastırmasını, sorgulamadan uyum göstermesini, performansla var olmasını talep eder. Bu talep; travmaya karşı bir direnç değil, onunla kurulan patolojik bir uyum biçimidir. Duyarsızlaşmak, hızla geçmek, gündem değiştirmek, kopuk ilişkilerle hayatı sürdürmek gibi tutumlar birer “başa çıkma” yöntemi değil, toplumsal düzeyde öğrenilmiş savunma mekanizmalarıdır. Bu uyum biçimi dışarıdan işlevsel görünse de, içsel dünyada derin bir kopuş yaratır. Çünkü travma sadece olay anında değil, sonrasında gerçekliğin inkârıyla daha da derinleşir.
Bireysel iyilik hali, sadece psikolojik dayanıklılıkla değil; aynı zamanda duygusal temasla, güven duygusuyla, ilişkisellik kapasitesiyle mümkündür. Ancak bu kaynaklar, yalnızca bireysel çabayla geliştirilemez. Çünkü duygular ancak tanınırsa işler, sınırlar ancak karşılıklıysa anlam kazanır, güven ise tek taraflı kurulmaz. Dolayısıyla bir toplumda bireylerin ruh sağlığından söz edebilmek için, o toplumun da belirli bir düzeyde “sağlıklı” olması gerekir.
Bugün birçok birey, kendi iç gerçekliğine sadık kaldığında “uyumsuz” olarak görülüyor. İtiraz eden, duygularını açıkça dile getiren, ilişkilerde sınır çizen ya da toplumsal beklentilere karşı duran bireyler; çoğu zaman ya yalnızlaştırılıyor ya da “hassas”, “aşırı” ya da “sorunlu” etiketleriyle karşılaşıyor. Oysa bu bireyler, hasta bir toplumda sağlıklı kalabilmeye çalışanlardır.
Travmatize olmuş bir toplumda sağlıklı kalmaya çalışmak, sadece psikolojik değil, aynı zamanda etik bir mücadeledir. Çünkü iyileşmek, yalnızca bireyin içsel dünyasında değil; aynı zamanda sosyal ilişkilerde, kamusal alanda, gündelik hayatta da kendini gösterir. Gerçek iyileşme, yalnızlaşmadan, bastırmadan, inkâr etmeden mümkün olur. Ve bu, ancak ilişkisel bir düzlemde gerçekleşebilir.
Sağlıklı kalmak, her şeyden önce gerçek kalabilmeyi gerektirir. Kendi duygularına temas edebilen, ihtiyaçlarını fark edebilen, sınır koyabilen ve diğerlerinin de ruhsal varlığını tanıyabilen bireyler; toplumun travma döngüsünü kırmakta belirleyici bir rol oynar. Bu nedenle psikolojik iyilik hali, yalnızca kişisel bir hedef değil, toplumsal bir sorumluluk halini alır.
Ruh sağlığını korumak; bugünün koşullarında bir ayrıcalık değil, bir direniş biçimidir. Ve bu direniş, en çok da kendimize karşı dürüst kalabildiğimiz yerlerde başlar.