Tutku Miti ve Verimlilik Baskısı
“Tutkunu takip et” çağrısı modern yaşamın en parlatılmış sloganlarından biri hâline geldi. İlk bakışta özgürleştirici, cesaret ve güç vaat eden bir davet gibi görünse de, kültürel bağlamda giderek büyük bir yük oluşturuyor. İnsan kendi yönünü merakla keşfetmek yerine, çoktan var olması gereken büyük bir tutkuyu hızla bulmak zorundaymış gibi davranmaya başlıyor. Bu da doğal gelişim temposunu bozan ve kişiyi kendine karşı sabırsızlaştıran bir baskıya dönüşüyor.
Bu baskı yalnızca bireysel bir duygu değil; neoliberal başarı anlatılarının ürettiği geniş bir kültürel çerçevenin sonucu. “Kendini gerçekleştir”, “kendi markanı yarat”, “kendine yatırım yap” gibi cümleler aynı çekirdeğe işaret ediyor: Birey kendi hayatının girişimi olarak çalışmalı, üretmeli, sürekli gelişmeli ve bunu yaparken de yüksek bir içsel motivasyona sahip görünmelidir. Tutku tam bu noktada kültürel bir performans nesnesine dönüşüyor. Böyle bir düzende tutkuyu aramak, tutkudan çok verimliliği aramak anlamına geliyor. İnsan kendi yönünü bulmak yerine, sistemin talep ettiği enerji seviyesini karşılamak için bir “tutku” icat etmeye zorlanıyor. Sloganların bu kadar güçlü olmasının nedeni de bu: Bireyi içsel bir yetersizlik korkusuyla sürekli hareket halinde tutmak.
Popüler kültür tutkuyu bir kimlik anahtarı gibi sunuyor. Sosyal medya hikâyeleri, başarı mitolojileri, girişimcilik söylemleri hep aynı mesajı dolaşıma sokuyor: Büyük bir tutkun varsa yerin bellidir, yoksa eksiksindir. Böyle bir atmosferde merak, deneme, oyalanma ve yön değiştirme gibi gelişimin doğal parçaları değersizleşiyor. İnsan kendi içinde saklı duran bir hazineyi bulması gereken biriymiş gibi davranıyor ve bu da deneyimi tek bir parlak cevaba indiriyor. Fakat gerçekte yön bulma çoğu zaman küçük ve sessiz süreçlerle oluşur. İnsan bir alanda zaman geçirirken, tekrar tekrar dönerken, bazen sıkılıp bazen yeniden meraklanırken bir tür eğilim şekillenir. Tutku çoğu zaman bu eğilimin damıtılmış hâlidir. Başlangıçta ateş gibi parlayan bir şey olmak zorunda değildir; hatta çoğu zaman tam tersi şekilde, yavaş ve sessiz bir birikim olarak ortaya çıkar. Büyük bir tutkuyu erken yaşta keşfetmek gerektiği fikri bu yavaş örgüyü görünmez kılar ve kişi kendi küçük eğilimlerini “yetersiz” diye etiketleyerek kendi deneyiminden uzaklaşır.
Bu mitin güçlenmesinde kültürün hız odaklı yapısının büyük payı var. Her şeyin erken belirlenmesi, çabuk parlaması ve hızlı sonuç vermesi bekleniyor. Böyle bir hız rejiminde tutkuyu yayılma, olgunlaşma ve zamanla derinleşme ihtimali olan bir süreç olarak görmek zorlaşıyor. Oysa insanın kendi yönünü kurarken ihtiyaç duyduğu şey kesinlik değil; hareket alanıdır. Yön, çoğu zaman tek bir karar anının değil, uzun birikimlerin ürünüdür.
Bu nedenle mesele tutkuyu bulmak değil; insanın kendi yolculuğunda küçük sinyalleri fark edebilecek kadar yavaşlamasıdır. Merakın nereye kıvrıldığını anlamak, aceleyle verilmiş bir kimlik yerine deneyimin içinden oluşan bir yönelimi izlemek, yaşamla daha sürdürülebilir bir ilişki kurar. Böyle bir yaklaşım, kültürel baskıdan çok içsel genişliğe alan açar ve kişiyi tek bir doğruya mahkûm etmez. Bu da büyümenin daha sağlam, daha sakin ve daha gerçek bir zemin üzerinde ilerlemesini mümkün kılar.
Kaynakça:
- Bauman, Z. (2017). Akışkan modernite. (K. Atakay, Çev.). Can Yayınları.
- Dardot, P., & Laval, C. (2017). Dünyanın yeni aklı: Neoliberal toplum üzerine bir deneme. (I. Ergüden, Çev.). İletişim Yayınları.
- Han, B.-C. (2017). Yorgunluk toplumu. (H. Barışcan, Çev.). Metis Yayınları.
- Görsel Kaynağı: Google tarafından Gemini aracılığıyla oluşturulmuştur.